A+ A A-

Unutulmuş bir jenosit: Pontus Rumları

“Eğer, Türk devleti uyguladığı katliamları ve jenositleri tanımıyorsa, demek ki, Türk toplumu aynı uygulamaların tekrarlanmasına hazırdır”

Yeterli olmasa da Türkiye’de resmi tarih yavaş yavaş sorgulanmaya devam ediyor. Buna karşın 350 binden fazla insanın katledildiği, 1 milyon insanın yerinden yurdundan sürüldüğü Pontus jenosidi hala tarihin karanlık sayfaları arasında duruyor. “Unutulmuş bir jenosit: Pontus Rumları” konulu yazı, 1986-1992 yılları arasında Stockholm’de yayınlanan Kurdistan Press gazetesi yazarlarından Yunanlı sosyolog Michalis Haralambidis tarafından Yunanistan’da yayınlanan Elefterotipia gazetesinin 17 Eylül 1986 tarihli nüshasında yayınlandı. Yazı, Kurdistan Press yazarlarından Yorgo Baca tarafından Türkçeye çevrildi ve gazetenin 31 Aralık 1986 ve 14 Ocak 1987 tarihli 8. ve 9. sayılarında yayınlandı. Yazının kısa özetini Kurdistan Press’in dijital platformunda tekrardan paylaşıyoruz.

Haralambidis bu inceleme yazısında, Pontus jenosidinin devletler hukuku tarafından nasıl örtbas edilmeye çalışıldığını, halklar hukuku açısından ise bu jenosidin sorumlularının ve mirasçılarının teşhir edilip  tarihteki yerlerini almaları gerektiğini belirtiyor. “Eğer, Türk devleti uyguladığı katliamları ve jenositleri tanımıyorsa, demek ki, Türk toplumu aynı uygulamaların tekrarlanmasına hazırdır” tespitini yapan Haralambidis, önemli bir uyarıda bulunuyor.

***

Pontuslular, mecburi göçe tabi tutulduktan sonra gerçek durumlarını ve tarihsel evrimlerini yazmak için tarih bilimi, halklar hukuku, etnoloji ve sosyoloji biliminin kenarından köşesinden yararlandılar.

Politik durumları ise dikkate alınmadı. Fakat Pontuslular tarihsel olguları ve durumlarını korumak için politikayı kullanmak için çaba sarf ettiler.

“Sorunun örtbas edilmesi için” büyük devletlerin şiddet mantığı egemen oldu. Yenilgiye uğrayan halkın karşı koyma yöntemleri ise, bilinçsiz sayılarak tarih dışına atılma, yok olma tehlikesiyle yüz yüze kaldı.

Pontus halkının evrimini düşünen, saptayan, planlayan ve onun kaderini belirleyen büyük devletlerin politikalarıydı. Bunlar arasında Lozan anlaşmasından başka, büyük devletlerin politikalarına uygun olarak Pontus halkının kaderini tayin eden iki büyük anlaşma yapıldı.

Birincisi: Venizelos-Atatürk Dostluk Antlaşması,

İkincisi ise: Yunanistan'ın NATO ’ya girmesi ve Türkiye'nin toprak bütünlüğü doktrinidir.

Sol bir mülteci politikası oluşturulmasına rağmen (ülkemiz “Yunanistan’da da ç.n” kitlesel bir proleterleşme olgusu ortaya çıkmıştır) Pontuslar ucuz iş gücü olarak kullanılmıştır. Etnik kimlikleri, yaşam durumları görmezlikten gelinerek sahip çıkılmaya ve onların sözcülüğünün yapılmasına çalışılmıştır. Böylece Pontuslar için müsait bir ortam yaratılmadığından tarihleri, örf ve adetleri yeni nesillere aktarılamıyor. Göçmenlerden gelen anılar, tarihi olgular, hatıralar, örf adetler, dil konusunda anlatımlar nesilden nesile yabancılaşmış, yabancı değerlerle kaynaşmıştır. Anılar karışmış, unutulmuş ve giderek yok olma tehlikesi ile karşılaşmıştır. Geçmişini tanımamak, bugün ve gelecek için ciddi kuşkular yaratmaya başlamıştır.

Danslar, türküler, oyunlar bir halkın ulusal kimliğini yeterli olarak belirleyebilecek nitelikte olmadığı zaman, eksik ve yanlış değerler de üretebilmektedir.

Sonuç olarak ancak iki şartla bir halkın mücadele etmesine müsaade edilebilir. Halkın tarihinin gerçek muhtevasıyla kavranması ve yaşanan politik evrimin günümüzde anlaşılması birinci şarttır. İkincisi ise bu ulusa karşı uygulanan katliamların insanlık yasalarına göre uluslararası örgütler tarafından kabul edilmesidir.

Bu iki şartla bir halk varlık hakkını garantiye alabilir ve  varlığını ispatlayarak sürdürebilir. Eğer 1923’ten sonra böyle bir perspektif açılabilseydi ve gerekli işlemler yapılsaydı Pontus sorunu gündeme getirile bilinirdi. Bunlar yapılmadığı için tekrar aynı işlemlere dönmek gerekecektir.

Halkların hukuku mantığı

Biz bu soruna halkların hukuk mantığına göre yaklaşımda bulunacağız. Günümüzde, bölgedeki halkların yeni Doğu Sorunu ile ilgili görevleri oldukça yüklüdür. Bölge halkları tarihi yeniden araştırmak ve kendi açılarından yeniden yazmak zorundadırlar. Devletlerinin tarihi değil, halkların tarihi yazılmalıdır. Bu çalışma olumlu sonuçlara ve yeni perspektiflere yol açabilecek yeni Doğu Sorunu için halkların hukuk mantığına göre çözümlemeler belirleyecektir.

Eğer devletlerin mantığı egemen olursa, bu Doğu Akdeniz Bölgesi’nde etnolojik, sosyolojik ve kültürel kargaşalığa yol açabilecek ve yeryüzünün hiç bir yerinde rastlanmamış yanlış algılar ve olgular oluşacaktır.

Kısa tarih

Küçük Asya’nın kuzeyindeki kıyılarda M.Ö. 8. asırda yaşayan Paflagonia’dan Lazlara kadar ulaşan hayat Pontuslulara tanıklık etmektedir. Pontusların tarihe katkılarını, gelişimlerini ve uygarlıklarını; Helenizm ve Bizans devrinde tarih kitaplarında okumak mümkün. Bu kitaplara ve yazarlarına karşı çok tepki duyulmuştur.

Osmanlı işgalinde siyasi, iktisadi ve ırkçı mekanizmalar Pontus halkına uygulanan yöntemler, bu halkın varlığını ve birliğini imha tehlikesine kadar genişlemiştir.

Pontuslar ve Küçük Asya’nın diğer halkları, özellikle Hristiyan uluslar kendi ülkelerinde görülmemiş bir zulüm ve zorbalığı yaşadılar. Bu zulüm ve zorbalık bütünü ile Osmanlı despotizminin, azınlıklar üzerindeki politikasının ürünüydü.

Baskı ve zorbalıklar Pontus halkını göçe zorladı. Pontuslular, kıyılardan dağlara, manastırlara ve giderek Kafkaslara doğru yöneldiler. Pontus halkının direnmesi güçlüydü. Tarih buna tanıktır. Örneğin, Pontus’ta XVII. yüzyıldan önce inşa edilen cami göremezsiniz.

Çıkış Yolu

Pontusların, Kafkaslara doğru yığınsal göçleri ve Kafkaslarda ortaya çıkan Pontus toplulukları, Osmanlı-Rus savaşlarının sonuçlarından biridir. Pontus halkı, geri çekilen Rus Ortodoks askerlerinin peşine takılarak Kafkaslara göç ettiler. Çünkü, savaş sonrası yaşadıkları bölgelerde kendilerini bekleyen akıbeti biliyorlardı. Zorba işgalcinin zulmünü yakından tanıyan Pontus halkı, doğal olarak ülkesini terk etme durumunda kaldı. Eğer, Kuzey Kafkaslarda, Gürcistan’da var olan toplulukların geçmişi incelenirse, bu toplulukların, Osmanlı-Rus savaşları (1828, 1856, 1871, 1916) sırası veya sonrasında ortaya çıktıkları görülür. Örneğin, 1916 yılında 250 binden fazla Pontuslu Kafkasya’ya göç etmişlerdir.

Yüzyılın başından bu yana Pontus sorunu, genel olarak Doğu Sorunu’nun bir bölümünü oluşturur. Devletlerin egemenlik uğruna giriştikleri mücadelelere bağlı olarak, tarihsel olguları ret edildi, halkların etnik kimlikleri yok sayılarak tarihin dışına itildiler. Pontus’un kaderi ile Ermeni ulusunun kaderi de devletlerin bu egemenlik mücadeleleri içinde “Doğu Sorunu”nun dışına atılarak, bir yok oluşa terk edildi.

Pontus halkının kendi etnik kimliğini, kültürel ve ulusal özelliklerini koruma uğruna giriştiği mücadele, 1908’den sonra Jön-Türklerin ırkçı saldırılarına hedef oldu. Özellikle 1916-23 arasında Pontus halkı üzerindeki zulüm, zorbalık, sürgün ve katliamlar olabildiğince boyutlandı. 1916’da Pontus halkı ünlü “Amele Taburları”nda katledildiler. Daha sonra Türk devleti tarafından önceden planlanmış sistemli saldırılar 1923’e kadar süren bir jenositle tamamlandı.

Bu dönem içinde büyük katliamlar yapıldı. Şehirler, köyler yakılıp yıkıldı. Binlerce insan öldürüldü, binlercesi sürgün edildi. İmha eylemleri, Pontus kıyılarından, Erzurum’a, Kürdistan’a ve giderek Suriye’ye kadar genişledi.

Bu olaylarla ilgili belgeler aynı dönemde bölgede bulunan Alman, Amerikan, Avusturya ve benzeri devletlerin konsolosluk arşivleri arasında bulunabilir elbette. Zaten Pontus örgütleri de bilimsel çalışmalarla ilgili bu belgeleri yayınlamaya başlamışlardır.

300 bin Kurban

Zorbalık ve sürgünlerden sonra özellikle kadınlar ruhsal bunalımlara düştüler. Bu kadınlardan birçoğu ruhsal bunalımlar içinde kıvranarak Yunanistan’da öldüler. Yunan Üniversiteleri ve psikologları bu konu ile hiçbir zaman ilgilenmediler.

Belgelere göre katledilen Pontuslular 300 bin civarındadır. Kuşku yok ki, eğer Pontus halkı imhaya karşı direnmeseydi, katliam çok daha büyük olacaktı. Nitekim Ermeni halkının silahlı direnişinin var olduğu bölgelerde katledilen Ermeni sayısı, direniş olmayan bölgelere nispetle daha az olmuştur.

Pontus halkının imhasında ittifak eden güçler, lümpenler ve Osmanlı askeri bürokrasisiydi. Katliamı Giresun’da Topal Osman ile Kemal’in (Mustafa Kemal) çeteleri yaptılar. Zaten, Kemal’in Samsun’a gelişi de Pontus direnişini bastırmak ve imha etmek içindi.

Pontus üzerinde uygulanan sürgünler de kapalı bir imha biçimi idi. Bu imhanın “savaş hukuku” ile açıklanması da mümkün değildir. Çünkü sürgünlerin uygulandığı bölgelerde Yunan ordusu yoktu ve bölge askeri stratejik bir bölge değildi.

1923 yılında imzalanan Lozan anlaşmasında, şöyle bir ifade vardır: “yığınların mübadelesi meselesi tamamlandı”. Fakat Pontus halkı için herhangi bir işlem söz konusu olmadı. 1923’ten sonra, zulümden ve katliamlardan kurtulabilen Pontuslular, binlerce yıllık ülkelerinden zorla çıkarıldılar. Zorla ülkelerini terk etmek durumunda bırakıldılar. Zorla göçe tabi tutulanlar, Rusya’ya, Latin Amerika’ya, Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya gittiler. Çok büyük bir bölümü ise Yunanistan’a geldi.

Bağımlı Yunan devleti açısından herhangi bir mübadele şekli uygulanmadı. Pontus halkının varlığı ile ilgili hiçbir hak tanınmadı. Kendi ülkesinde yaşama hakkının korunması bile sağlanamadı. Öte yandan, ulusal ve kültürel kimliğine saygı gösterilmedi. Pontus’un zenginlikleri ve halkın mal varlığı yağma edildi.

Türk devletinin Pontus halkına karşı giriştiği bu jenosidin unutulmaması, tarihten silinmemesi ve affedilmemesi gereken bir olgudur. Devletler, kendi çıkarları gereği, jeo-stratejik ve jeo-politik doktrinler uğruna Pontus halkının maruz kaldığı zulmü, sürgün ve katliamları unutturmaya, yapılan haksızlıkları küçümsemeye ve bir takım amaçları gizlemeye çalıştılar. Bundandır ki bu gün bu gerçeklerin ortaya çıkarılması için çaba sarf edilmektedir. Jenosidin resmi olarak kabul edilmesini istemek elbette ki her halkın doğal hakkıdır.

Üç kez mültecilik

Pontuslara uygulanan jenosidin sorumlusu çağdaş ırkçı Türk devletidir. İddia budur ve bu jenosit ile Türk devletinin kuruluşu aynı tarihe rastlamaktadır.

Şimdi gerekli olan, Türk devletinin tarihi gerçekleri ve Pontus halkını yok etmek için uyguladığı sistemli jenosidi tanıması ve bundan pişmanlık duymasıdır. Böylece hiç olmazsa ölçülemeyecek derecede zarara uğramış olan Pontus halkına karşı tarihsel haksızlık bir nebze düzeltilebilir.

Dünya uluslar topluluğu ve özellikle jenosidin sorumlusu ırkçı Türk devletine destek sağlayan devletlerin; en az hukukî, manevi ve siyasal kurallar içinde uygulanmış olan jenosidi tanıyarak, Pontus halkının yanında yer almaları gerekir. (..)

Pontusların kültürel kimlikleri, tarihsel anıları, ulusal hakları savunulacak yerde, devlet siyasetine egemen olan ilkeler ile tarihsel anıların unutturulmasına çalışılmış ve Pontusların ulusal kimlikleri tahrip edilmiştir. Bu siyaset öyle boyutlara varabilirdi ki, bir halkın kendi topraklarından, üzerinde yükseldiği ülkesinden kopup, kültürel ve tarihi yönden yok olma tehlikesi ile karşılaşabilirdi.

Fakat Pontus sivil toplum örgütleri, Pontusların bilincini ve ulusal kimliğini koruyup geliştirdiler. Bağımlı devlet siyasetinin karakterini ve büyük tarihsel, ulusal sorumluluklarını herkes artık kavrayabilir. Bilgi sahibi olmak isteyenler için şunları da ekleyelim: 1982 yılından itibaren Pontus ve Küçük Asya Rumlarının tarihleri orta öğretimde (Yunanistan’da) tarih derslerine katıldı ve 1986-87 öğretim yılında da yüksek öğrenimde okutulmaya başlanacak.

Ulusal mücadelelere katılım

1923’ten sonra Yunanistan’da halkımızın ulusal ve toplumsal demokratik mücadelelerine, Pontus göçmenleri de aktif olarak katıldılar. Böylece Pontus sorunu belli boyutlara ulaştı ve toplumsal yanları ile oluşturuldu.

Teodoros Aggelopulos’un “Kithira'da Seyyahai” filmini izlersek, Yunanistan iç savaşının bitiminde binlerce Pontus göçmeninin ikinci ve üçüncü kez mülteci olduklarını görürüz. Böylece birçok antropolojik ve etnolojik bilimsel tezlerin değerlendirilmesi gerçekleşmekte ve ispatlanmaktadır.

Zaten bir insan, bir kez ülkesini kaybedince, bütün hayatı boyunca mülteci kalmaktadır. Pontus tarihi ile ilgili bilgilerin toplanması, gelecek kuşaklar için, Yunanistan’ı bir araştırma alanı haline getirecektir. Çünkü gelecek kuşakların aydınları, eskilerin oldukça zor şartlarda sürdürdükleri çalışmaları, her şart altında sürdürmeye devam edeceklerdir.

(…) Pontus’lar Rusya‘da Büyük Ekim Devrimi’ne de katılmışlardır. Eğer, Bakü, Batum, Kafkas bileşimi herhangi bir yerinden incelenirse devrimci komitelerin içinde Pontus isimlerine de rastlanacaktır.

Kaldı ki, Yunan işçi hareketi yalnızca Patra ve Selanik ile sınırlanmamalıdır. Bilindiği gibi Büyük Ekim Devrimi’nden sonra yayınlanan tarihi deklarasyonda Sovyet Halkları için etnik ve politik bir statü de saptanmış, böylece, Pontus’lar yüzyıllardan sonra ilk kez aynı şartlarda etnik, kültürel ve siyasal eşitlik ve özgürlük içinde yaşamışlardır.

Tarihin yeniden inşası

Günümüzde Pontusların dileği, tarihlerini yeniden inşa etmeleri; sorumlu Türk devletinden ve dünya uluslar topluluğundan haksızlıklar konusunda hesap sorulmasıdır. Bu da, Pontusların kurtuluş potansiyellerinin muhtevasıdır.

Pontus sorunu, öznel olarak tarihin tekrar geri dönüşümüdür. Yani, insanların anıları, bilinçleri, etnik ve sosyal mücadeleleri, kültürleri gibi sorunların yeniden biçimlendirilmesidir. (Editör: Pontus tarihinin reorganizasyonu)

Unutturma, unutma siyaseti bazı güçlere yarar sağlamaktadır. Bunlar ulusal, uluslararası ve bölgesel düzeyde, Yunanistan’da, Doğu Akdeniz'de, Avrupa’da yeni örgütsel bir tip olarak, otoriter bir düzenin inşasını meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. İktidarlarını halkların yok edilen insanları tahrip edilen kültürleri ve anıları üzerinden kurmaktadırlar.

Buna göz yummak ırkçı, şoven Türk devlet biçiminin, özellikle kendi tarihi rolünü devam ettirmesine müsaade etmektedir. Tarihin çarpıtılması, değiştirilmesi, uygarlıkların gasp edilmesi, halkların talan edilerek, soyulmaları ve bir halkın doğduğu zengin bölgenin biçiminin değiştirilmesi...

Her şeye rağmen aynı siyasetin sürdürülmesi devam etmektedir. Zorbalık, sürgünler, etnik jenositler... Kıbrıs’ta yapılanlar, Kürt halkına ve dolayısıyla Türk halkına da yapılmaktadır. Eğer, Türk devleti uyguladığı katliamları ve jenositleri tanımıyorsa, demek ki, Türk toplumu aynı uygulamaların tekrarlanmasına hazırdır. Bu nedenlerle talep ettiğimiz hak, anıların ve yaşananların tanınmasına yöneliktir. Bu özgürlük potansiyeli Pontus sorununun boyutunu da aşmaktadır.

Kaynaklar:

1. İfiyenia Anastasidu: Venezilos, YunanTürk Anlaşması 1930

2. Falmaraier : Trabzon İmparatorluğunun Tarihi

3. Peri Anderson: Seminerdeki Açılış Konuşması “ The Ottoman Empire in The World Economx State Universtx of New York 1984

4. Hristo Samuilidis : Rum Pontus Tarihi Atina 1986

5. Savvas îoakimidis: Pontus Genel Tarihine Katkı

6 Yorgo Lamsidis : Mübadele Edilen Mülkler Üzerine Alina 1983